Salgın hastalıklar ve virüs sosyolojisi (1) Yüzey ve temas

66

Sosyolog Elyesa Koytak, kaleme aldığı Sosyoloji Kalfası bloğunda ‘Virüs sosyoloji’ makalesinde sosyolojinin görevlerinden biri, hatta ilkinin, toplumun sıradan işleyişinde gizli olanı açığa çıkarmak olduğunu hatırlattığı makalesinde, “Nasıl oluyor da böyle oluyor? Nasıl oluyor da doktorları alkışlarken kasiyerleri alkışlamıyoruz? Neden hepimiz virüsle ilgili bilgi, yorum, talimat, tavsiye, tedavi ve çözümü uzmanlardan, tıptan, laboratuvar dediğimiz ama iç işleyişini hiç bilmediğimiz bir yerden bekliyoruz? Nasıl oluyor da salgınla mücadele sürecinde devletin bizi korumak zorunda olduğunu hissediyor ve alınan tedbirleri bu kanaate binaen yargılıyoruz?” sorularına cevaplar arıyor.

SOSYOLOJİ İLE SALGININ BULUŞTUĞU BİR NOKTA VAR

Sosyolojinin bu tür sorularla başladığımı belirten Koytak bu soruların toplumsal yapıyı, sınıfsal farkları, tıp dünyasını, sağlık mesleklerini, devletin içimizdeki ve dışımızdaki yeri ve etkisini tartışmayı sağladığını söyledi. Sosyolojinin konusunun, günlük hayatın rutininde düşünme fırsatı, gücü veya isteği bulamadığımız ama günlük hayatı temelden belirleyen konular olduğunu hatırlatan Koytak,

“Tuhaf gelebilir ama sosyolojiyle salgının buluştuğu bir nokta var. Salgın günlük hayatın normal işleyişini durduruyor. Yıllardır süren zihinsel ve fiili alışkanlıkları kesintiye uğratıyor, ilişkileri ve rolleri alt üst ediyor. Sosyolojinin hep amaçladığı o açığa çıkarma işine elverişli şekilde günlük hayatı parçalıyor, bozuyor.” İfadelerini kullandı.

Sosyolog Elyesa Koytak, kaleme aldığı salgın virüs hastalığı ile ilgili notlarını sosyolojinin çerçevesinde kalarak şu şekilde paylaştı:

SOSYAL BİR ORGAN: YÜZ

Virüsle ilgili şu ana dek en emin olduğumuz, en azından tıp dünyasının emin olduğu iki şey var: Bu virüsün henüz bir ilacı yok ve evde kalıp elimizi sabunla yıkarsak virüsün bulaşma ihtimali sıfıra yakın. Sabunun kimyası çünkü virüsün yağlı tabakasını imha ediyor.

Virüs elden ele dolaşıyor ve yüze, ağza, buruna temasla solunum sistemine geçiyor. Bu durum en eski ve yaygın bedensel alışkanlıklarımızdan birine meydan okuyor: Yüze dokunmak. İki dakikada bir yüzümüze dokunuyoruz; saçımızı düzeltiyoruz, çenemizi kaşıyoruz, burnumuzla oynuyoruz. Avustralya’da yapılan bir araştırmaya göre tıp öğrencileri saatte 23 kere elini yüzüne götürüyor çünkü hem fiilen hareketli hem de stresli bir iş yapıyorlar. Öyle olunca da hastadan her türlü virüs ve bakteriyi kapma ihtimalleri artıyor.

Elini yüzüne götürmek biyolojik bir davranış sanılabilir. Ama el ile yüzün teması son derece sosyal bir ilişkidir. Birincisi, elimi yüzüme nasıl götürdüğüm, elimi nasıl kullandığım sosyal hayatım boyunca içselleştirdiğim davranış kalıplarıdır. İkincisi, günlük hayatta elimi hep sosyal etkileşim içinde yüzüme götürürüm.

EL YÜZ İLİŞKİSİNDE ORTAYA ÇIKAN SOSYOLOJİ

Mesela normal şartlarda, konuşurken burunla çok oynamak yalancılık işareti olarak kabul edilir. Elin yüze sık gitmesi, söylenen sözdeki yanlışı veya eksiği gizlemek için gibi görünür. Veya yüzünü fazla kaşımak takıntı, ruhsal hastalık veya dengesizlik belirtisi kabul edilir. Buradaki fazlanın ne olduğunu sayıca bilmiyoruz, yani dakikada kaç kere yüzümüzü kaşırsak anormal kabul ettiğimizi ölçmeye gerek duymuyoruz. Bunun bilgisi, hepimizde kolektif şekilde, sosyal bilinçdışımıza yerleşmiş bir bilgi.
Veya mesela elini çeneye koyup dinlemek odaklanma ifadesidir, yüzünü başka bir yere döndürmek istemiyor gibidir, aklını ve dikkatini tamamen konuşan kişiye vermek için eliyle tutuyor gibidir. Bıyığını burmak baktığı kadına yönelik bir merak ve ilgi işareti olarak deyimleşmiştir. Saçını düzeltmek dış görünüşüne özen gösterme belirtisidir. Elini alnına götürmek bir şeyi hatırlamak için zihinsel odaklanma veya kavga ettiği kişiden usanma ifadesi olabilir.

Örnekler çok. Elimiz ve yüzümüz fiziki olmakla birlikte bir yandan da fiziki olmayan, insanın anlam ve kültür tarafıyla ilgili sosyal organlardır. Elimizi sosyal etkileşimlerde kullanırız, elimizle yüzümüzün her teması bir anlam, duygu, işaret verir karşıdaki insana. Elin yüze teması toplumsal hayatın başladığı eylemlerden biridir.
Salgınla birlikte elimiz artık bir muharebe meydanı. Dışarıya kaptırdığımız, düşman saldırısına açık bir bölge. Bir ara organ, bir eşik. Elimizi yüzümüzü korumak için Skype, Facetime, Zoom gibi yüzeysiz arayüzler (interface) kullanıyoruz.

Bu biraz da, Bruno Latour’un toplumun pastörize edilmesi dediği sürecin bir sonucu. 19. yüzyılda Pasteur mikrop teorisini kabul ettirdikten bu yana hastalıklar artık kamu sağlığının meselesi olmaya başlandı, hastalığın şahsi bir talihsizlik olmadığı ve kimsenin kimseye bulaştırma hakkı olmadığı kabul edildi. Toplum keşfedilmeyi, test edilmeyi ve kontrol edilmeyi bekleyen milyonlarca virüs ve bakterinin yaşadığı büyük bir laboratuvar haline geldi.

YÜZEYLERİN DÜNYASI: TEMAS VE YÜZEY

Virüsle birlikte iki şey girdi hayatımıza. Temas ve yüzey.
Yüzeylere temas ediyoruz. Temas etmek artık korku dolu bir eylem. Yüzümüze, kıyafetlere, masaya, çatal bıçağa, bilgisayar ve cep telefonuna artık şüpheyle temas ediyoruz. Dışarıdan aldığımız meyve sebzeleri sabunlu suda yıkıyor, sirkeli suda bekletiyoruz. Bozuk paraları dahi yıkıyoruz.
Yüzey algısı nesnelerle ilişkimizin önüne geçiyor, araya giriyor. Nesneler dünyamız artık ikiye ayrılıyor: Bir yanda öteden beri evde bulunan güvenilir şeyler var. Raftaki kitaplar gibi. Diğer yanda ise salgına dikkat etmeye başladığımızdan bu yana eve giren her türlü paketli gıda, ürün, kutu gibi güvenilmez şeyler.

İkisi arasında ise yemek masası, kıyafetler, cep telefonu gibi eskiden beri olan ama sık temas ettiğimiz için virüsle muharebe meydanına dönüşen yüzeyler var.

Nesnelerden daha önemlisi insanlarla temas edemiyoruz. Aynı evde kaldığımız, ailemiz dışındaki insanlarla temasımız neredeyse kalmadı. Siparişi getiren kargocuya mümkünse kapıyı açmadan teşekkür ediyoruz. Tokalaşma, sarılma, koluna dokunma, omzuna vurma gibi fiiller yok.
Elin yüze teması gibi bunlar da sosyal etkileşim biçimleri. Sarılma elbette sevgi demek, ama sarılmadan sarılmaya fark var: Cenaze evinde uzun uzun sarılmak mesela acıyı derinden paylaşmayı ifade ediyor. Veya mesela okulda veya iş yerinde elini yumruk yaparak yanındakiyle tokuşturmak ittifak veya dostluk demek, anlaşıyoruz demek.

BUNLAR AYNI ZAMANDA SOSYAL OLDUĞUNU GÖSTERİR

Bunlar fiziki denilen boyutun aynı zamanda sosyal olduğunu gösteriyor. Mesele, fiziki olanla sosyal olanın nerede buluştuğunu, nerede ayrıştığını keşfetmek. Her an fiziki temas halindeyiz. Normalde aynı oksijeni soluyoruz, aynı ışığın altındayız ama sosyal mesafemiz, mesela gelir bakımından veya mesleki itibar bakımından farklı olabiliyor. Aynı koridorda fiziken yan yana yürüyen yöneticiyle çalışanın arasındaki sosyal mesafe, koridordaki fiziki dünyayı an be an nasıl hissettiklerini farklılaştırdığı gibi yürüme biçimlerini de değiştiriyor.

İSTANBUL’DA KİMSEYLE GÖZ TEMASI KURMADAN YÜRÜMEK

Şehir hayatı, Simmel’in “Metropol ve Zihin Hayatı” adlı eskimez makalesinde çok güzel tasvir ettiği gibi, çok fazla uyaran işaretin arasında anonim kişiler olarak dolaşmak demek. İnsanlarla, nesnelerle, mekanlarla temasımız kısa, kesintili, uçucu ama sayıca sık ve çok. Mesela göz teması. İstanbul’da kimseyle göz teması kurmadan yürümek veya metroya binmek için güneş gözlüğü takmanız lazım.

Ne kadar yorucu ve yabancılaştırıcı da olsa metropol hayatının etkileşim bolluğundan şimdilik mahrumuz. Bugünlerde dersler Zoom gibi programlarda uzaktan yapılıyor, aileler birbiriyle Skype gibi programlarla sohbet ediyor. Bu arayüzler, sosyal etkileşimlerimizde çok alıştığımız temas boyutunu asgari seviyeye indiriyor. Görüntülü konuşurken sadece ses, yüz ve cümlelerimle varım. El ve kafa hareketlerim, hele de internet yavaşsa, ekrana geriden ve kesintili yansıyor.

Video zaten latince “ben görüyorum” demek. Görüyorum, o kadar. Sözünü kesmek, araya girmek, öne eğilmek veya arkaya yaslanmak, ses tonunu artırmak, bakış kaçırmak gibi fiiller pek mümkün değil. Bunlar olmadan da etkileşim çok fakirleşiyor. Goffman’ın etkileşime yabancılaşma dediği şeyi farklı bir biçimde tecrübe ediyoruz.

YÜZEYLERİN BÜYÜK EŞİTSİZLİĞİ VAR

Velhasıl

Bir süre daha fizik ve bedensel boyutun olmadığı, yoksul sosyal etkileşimler yaşayacağız. Buna mecburuz.

Ama burada benim gördüğüm önemli bir şey var. Sözün değeri artacak. Çünkü vücut diliyle veya jestlerle değil, kelimeler ve cümlelerle telefonda veya videoda anlaşmaya mecburuz. Normal günlük hayatta araçlaşan kelime ve ifadeler yeniden güç kazanıyor.

Burada şunu unutmamalı. Temas etmeme fırsatı herkes için aynı değildir. Göçmenler veya dar gelirli aileler görece küçük evlerde kalabalık şekilde yaşamaya mecbur. Veya dışarı çıkıp daha çok yüzeye temas etmek zorunda olan çünkü tek seferde on tuvalet kağıdı, yirmi bebek bezi alamayan insanlar var.

İşi sadece yüzeyler arasında mekik dokumak olan kasiyerler var. Yazar kasanın tuşlarının yüzeyi, müşterinin uzattığı kredi kartının yüzeyi, ürünlerin plastik ambalajının yüzeyi. Yüzeylerin büyük eşitsizliği.

Nasipse devam ederim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı yazınız